Türkiye Cumhuriyeti
Osmanlı Devleti’nden devraldığı zengin arşiv mirasıyla dünyanın en önemli
arşivlerinden birisine sahiptir. Geniş bir coğrafyada altı yüzyılı aşkın
süre ile ayakta kalmış, çeşitli toplumları barış içinde bir arada yaşatmış
Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal etmiş zengin arşiv
malzemesi, yalnız Türkiye’nin değil, bağımsız devletler kurmuş Orta ve
Yakın Doğu, Balkan, Akdeniz ve Afrika ülkelerinin millî ve ortak
tarihlerinin tesbiti ve yazılmasında başvurulacak otantik değerde kaynak
niteliğindedir.
Osmanlı Arşivi’nin
önemli özelliklerinden bir tanesi de tarihî, siyasî, ekonomik vb. konular
yanında kültürel, estetik ve sanatsal değerleri de içerisinde
barındırmasıdır. Arşivlerimiz bu yönüyle de millî kültürümüz, millî
kimliğimiz ve estetik zevklerimiz açısından çok zengin bir
kaynaktır.
Bir dönemi en iyi
yansıtan unsurlardan birisi de muhakkak ki, o dönemin sanat eserleridir.
Sanat eseri, her dönemde insan düşüncesinin ve zevkinin, soyuttan somut
hale dönüşmesidir. Sanat bu yönüyle, bir toplumun içinde yaşadığı dönemin
de aynasıdır.
Türk sanatının önemli
materyallerinden olan, bir yazma ciltte, bir hatta, bir tezhibte hala
hayranlıkla seyredilen sanat kudretini ve ifade tonunu, estetik bir
olgunluğa erişmiş ince ruhta aramak gerekir. Bugün, Başbakanlık Osmanlı
Arşivi’nin en önemli koleksiyonlarından birisi olan “Müzehhep Fermanlar
Koleksiyonu” da böylesi olgunlaşmış estetik zevkin ve ince bir ruhun
ürünüdür. Bu fermanlar, döneminin çok önemli olaylarını, konularını ihtiva
etmekle kalmaz, beraberinde, döneminin sanat kudretini ve ifadesini,
üslubunu, zevkini, asaletini ihtişamla ortaya koyar.
Türk kültür ve sanat
değerlerini, bu arada Osmanlı Arşivlerini de tanıtmak maksadıyla söz
konusu fermanlardan bir demet seçilerek, genişletilmiş olarak yeniden
yayınlanmaktadır. Osmanlı fermanlarının yayınlanmasıyla, Osmanlı döneminin
hukukî, siyasî, ekonomik, kültürel değerlerinin yanısıra, bu dönemin sanat
anlayışı, Osmanlı arşiv belgelerinin özellikleri, Osmanlı diplomatiği ve
dolayısıyla Türk arşivciliği de yerli ve yabancı bilim çevrelerine
tanıtılmış olacaktır.
Türk tarihinin önemli
materyallerinden olan ferman, berât ve tuğra hakkında aşağıda verilen kısa
açıklamalar eserle ilgilenenlere yardımcı olacaktır.
Ferman
Farsça buyurmak,
emretmek mastarından türetilen ferman kelimesi sözlükte emir, emirnâme,
buyruk, hükümdar alâmeti gibi anlamlar ifade eder. Terim olarak
ferman, yapılması gereken bir iş, ifa edilmesi gereken bir görev için
hükümdar tarafından verilen ve hükümdarın tuğrasını taşıyan yazılı
emirdir.
Fermanlar umumiyetle
hükümranlığın ve saltanatın bir nişanesi olarak, altın yaldız ve muhtelif
renk ve motiflerle süslenmiş oldukları gibi, süs ve yaldızdan uzak, sade
de olabilirler.
Bir ferman metni
incelendiğinde, şu önemli unsurlar göze çarpar:
a. Davet (duâ)
formülü fermana başlanırken en üstte yer alan ve “Allah’ın adıyla” işe
başlanıldığına dair bir yazıdır ki bu yazı, fermanlarda genellikle “hû”
veya “hüve” şeklinde yazılmıştır. Formül sadece fermanlarda değil,
genellikle, diğer belgelerde de bulunmaktadır. Bu formül bazen açıkça
yazıldığı halde bazen de tezhibin içinde saklanmıştır.
b. Metinde ferman
sözünün belirtilmesi,
c. Kendisine
ferman verilen veya gönderilen şahsın, sosyal mevkiine ve vaziyetine uygun
bir üslûpla hitap edilerek isminin ifade edilmesi,
d. Fermanın
veriliş veya gönderiliş sebebi ile, yapılması gereken işin (emrin) açıkça
yazılması,
e. Emredilenin
yerine getirilmesinde, memurun başarıya ulaşması için dilek ve temenni,
yani duâ,
f. Fermanın
yazıldığı yer ve tarih.
Fermanların bir kısmı
yazılarak ve üzerine hükümdarın tuğrası çekilerek gönderilir ki bunlara
“emr-i şerif” denilir. Tuğranın sağ üst tarafına, umumiyetle müzeyyen bir
çerçeve içinde, padişahın kendi el yazısı ile “Mûcebince amel oluna”
ibaresi yazılır, gönderilen fermanlara ise “hatt-ı hümâyûnla muvaşşah”
yani padişahın el yazısı ile süslenmiş ferman denilir.
Berât
Arapça asıllı bir
kelime olup, yazılı kağıt, mektup anlamlarını ifade eder. Bir tarih terimi
olarak berât, Osmanlı Devleti’nde bazı memuriyetlere tayin edilenlere,
görevlerini ve yetkilerini belirten, padişahın tuğrasını taşıyan ve tayin
emirlerini ihtiva eden belgelere denir. Aynı zamanda berâta “biti”,
“berât-ı şerif”, “nişân-ı şerif”de denilir.
Bir berâtta, verilen görevin
cinsi, yeri, geliri veya maaşı, verilenin ismi, niçin verildiği ve
kendisinden ne istenildiği, kumandanlık, serdarlık veya diğer mühim bir
vazife tevcihi için ise berât sahibinin salâhiyet derecesi
belirtilirdi.
Berâtlar, tîmâr,
iltizâm, muâfiyet, mukâtaa, mâlikâne, imtiyâz berâtları; beylerbeyilik,
nişancılık, defterdarlık, vezirlik gibi memuriyetlerin berâtları; imâmet,
hitâbet, ferâşet ve tabâbete mezuniyeti hâvi berâtlar gibi konularına göre
isimlendirilirler.
Timâr berâtlarında, timâr
sahibinin hüviyeti belirtildikten sonra tîmâr olarak verilen yerin sancak,
kaza ve köyü, tîmârın nev’i, ne suretle verildiği (yeniden, mahlûlden,
yahut da birinin üzerinden alınarak mı verildiği), yıllık hâsılât miktarı
belirtilir ve berâtın bir hizmet karşılığı olarak verildiği
yazılırdı.
İltizâm berâtlarında,
berâtı alanların ismi, hüviyeti, iltizâmın hangi maksatla verildiği ve
hangi tarihler arasında devam edeceği, iltizâm bedelinin taksit mikdarı ve
müddetleri, iltizâmın ne suretle alınacağı ve idare tarzı açıkça ifade
edilirdi.
Muâfiyet berâtları ise, berât
sahibinin hangi vergi ve harçlardan muaf olduğunu gösterirdi.
Padişahlar değiştikçe
bütün berâtlar değiştirilerek yeni padişahın tuğrası ile yeni berâtlar
verilirdi. Bu durum, berâtlarda “tecdîd-i berât” ibâresi ile
belirtilirdi.
Berâtlarda da,
fermanlarda olduğu gibi belirli kısımlar vardır. Hemen ilk başta duâ
cümlesi yer alır ki, bu cümle fermanlarda, sadece “hû” veya “hüve” gibi
formül şeklinde yazılırken beratlarda, “Hüve’l-mü‘în”,
“Hüve’l-ganiyyü’l-mugni’l-mu‘în”, “Hüve’llâühü’l-mu‘înü’l-fettâh”,
Zikru’llâhi te‘âlâ a‘lâ” vs. cümleler yer almaktadır.
Tuğradan sonra ise
nişan formülü yer alır ki, bu formül padişaha ait diğer belgelerde
bulunmaz. “Nişân-ı hümâyûn oldur ki...”, “nişân-ı şerîf-i âlîşân-ı sultânî
ve tuğra-yı garrâ-yı cihân-sitân-ı hâkânî hükmü oldur ki...” vs. formüller
nişan formülü içinde sayılabilirler. Elkab, nakil, emir, tekîd, tarih ve
mahall-i tahrîr ise beratın diğer rükünleridir.
Tuğra
Tuğra, Türkçe’de kelime
olarak padişahın ismini ihtiva eden özel bir işaret, padişahın imzası gibi
anlamlar ifade eder.
Kelimenin aslı Oğuz
lehçesinde “tuğrağ” olup, hükümdarın basılmış imzası demektir. Oğuz
hakanları, Selçuklu sultanları ve nihayet Osmanlı padişahları tuğrayı
kullanmışlardır.
Osmanlı belgelerinde
kullanılan ve Arapça’da “remiz, imza” anlamlarındaki “tevkî” kelimesi ile
keza Farsça’da yine aynı anlamlardaki “nişân” kelimesi, tuğra ile
müterâdif olup, “tevkî‘-i hümâyun”, “tevkî‘-i refî‘”, “nişân-ı
şerîf-âlîşân-ı sultânî” gibi tabirlerin hepsi de tuğra demektir. Ferman,
berât, menşur vesair belgelerde kullanılan “alâmet-i şerîfe” tabiri de
tuğrayı ifade etmektedir. Tuğrayı çekene “tuğrâî”, “tuğrakeş”, “tevkî‘î”
veya “nişancı” denilirdi.
Tuğra belirli
kısımlardan meydana gelmiştir. Padişahın kendisi ve babasının isminin
yazıldığı kısma, taht, kürsü veya sere adı verilir. Buradan sola doğru
uzanarak aşağıdan yukarıya doğru uzayan ve iç içe iki kavisten meydana
gelen kısma ise, beyze veya sancak adı verilir. Beyzelerin ucundan devam
eden ve tahtın sağ tarafına doğru uzayan paralel iki çizgiye de kol,
hançer veya kılıç adı verilir. Tahtın üst kısmında yukarıya doğru
birbirine paralel uzayan üç çizgiye ise tuğ veya flama denilir. Tuğların
üst kısmından aşağıya doğru sarkan “s” şeklindeki üç çizgi ise zülfe diye
adlandırılır. İlk devir tuğralarının bazılarında tuğların üzerinde küçük
“vav” şeklinde “ötre” harekesine benzeyen işaretler görülmektedir ki,
bunlara vasla denilir.
Kürsü veya sere olarak
tanımlanan taht kısmı, Osmanlı tahtını sembolize eder, üstünde de daima
muzaffer olan sultanın adı yazılmaktadır. Sağ tarafa doğru uzanan kılıç,
kuvvet ve kudretin sembolü ve üst tarafta yer alan tuğlar bağımsızlığı
simgelemektedir.
Zülfelerin ucu ve
sancağın tuğranın sol tarafına açılması ise, rüzgarın doğudan batıya doğru
estiğini simgelemektedir.
Tuğranın büyük
Selçuklulardan Memlûklülere geçtiği söylense de, Memlûklülerin
kullandıkları tuğralar kavisli olmayıp düz satırlar üzerine yazılmış
cümleler halinde olup kelimelerdeki keşidelerin fazla uzatıldıkları ve
çokluğu ile dikkat çekmektedir.
Bilinen şekliyle tuğra,
ilk defa Orhan bey tarafından kullanılmıştır. Daha sonra tuğralar şekil
itibarıyla hep gelişme halindedir. İlk tuğralarda, hükümdarın ismi ile
babasının ismi yer almaktaydı: Orhan bin Osman, Murad bin Orhan, Emir
Süleyman bin Bayezid gibi. Yıldırım Bayezid zamanında baba adından sonra
“han” sıfatı da ilave edilmiş ve II. Murad’dan itibaren “muzaffer dâima”
eklenmiş olup, II. Mehmed’den sonra ise “el-Muzaffer dâima” duâ cümleri de
tuğralarda yer almıştır. Yavuz Sultan Selim’den itibaren de “han”
kelimesinin yanı sıra padişah isimlerine “şah” kelimesi ilave edilmeye
başlanmıştır. III. Ahmed’den sonra bu kelime terkedilmiştir.
Osmanlı Devleti’nde,
padişahların isimlerini ihtiva eden tuğra, arma olarak kullanıldığı gibi,
berât ve fermanlarda, zamanla sikkelerde, resmî âbideler, posta pulları ve
damgalı resmî evrak ile kontrol damgası olarak da altın ve gümüşten mâmûl
eşya üzerine basılmak suretiyle yaygınlaştırılmıştır.
FERMÂN VE BERÂTLARDA
TEZYÎNÂT
Fermân ve beratların tezyînâtı,
dönemlerinin nakış üslubunu yansıtması, tezhîb sanatını günümüze taşıması
ve yüzyıllara göre üsluplardaki değişim ve yenilikleri göstermesi
bakımından büyük önem taşır. Bir fermânda, tezyîn edilen kısımlar, şöyle
sıralanır.
1. Tuğra: İlk
zamanlarda siyah mürekkeple çekilen tuğra, Fatih döneminde altın
mürekkeple çekilmeye başlanmış ve II. Beyazıt döneminde, beyzeleri tezyîn
edilmiştir. Bu tezyînâtta sıvama altın halkâr ve klâsik tezhîb, bezeme
özelliği olarak dikkat çeker.
Onaltıncı yüzyıl tuğralarında,
klâsik dönemin bütün ihtişamını görmek mümkündür. Lâcivert ve altının
dengeli uyumu, Nakkaşbaşı Kara Memi’nin çiçeği adı anılan bahçe çiçekleri,
Çin bulutu, saz yolu motifleri, negatif teknikle boyanmış motifler, Haliç
işi denilen helezoni bezemeler ve rûmî kompozisyonlar, dönemin nakış
özellikleri olarak tuğralara yansımıştır.(Örneğin, Kanunî, II. Selim, III.
Murad tuğraları). Yüzyılın sonuna doğru tuğranın harf boşluklarındaki
süsleme, dışarı taşmış ve yukarıya doğru üçgen biçimi alarak yükselmiştir.
Selviden mülhem bu form, (hayat ağacı formu) bazı değişikliklere
uğrayarak ondokuzuncu yüzyılın ortasına kadar devam etmiştir. Genellikle
Haliç işiyle bezenen formun içi, daha sonraki dönemlerde, halkârî ve şikâf
tarzında bezenmiştir. Tuğranın harf boşluklarına ise genellikle, klâsik
tezhîb, halkâr, Haliç işi, negatif bezeme ile nadiren de olsa şebekî ve
harşefî tezyînât yapılmıştır.
Onyedinci yüzyılda ise
lâcivertin canlılığını kaybetmesi, altın zeminlere iğne perdah yapılması
ve kompozisyondaki gerileme, tuğra tezyînâtında da görülmektedir. Yüzyılın
sonuna doğru başlayıp, onsekizinci yüzyıl başlarında yoğun olarak
hissedilen batı etkisindeki gölgeli çiçek boyamalarının güzel örneklerini,
fermânlarda da görmek mümkündür. (bkz. Ferman no: 61, 64/1, 68/1,) Yine,
bu dönemde saz üslubunun yeniden canlanması, gümüşün kullanımı, natüralist
çiçekler, stilize selviler ve ay yıldız motifi tuğra tezyînâtında
karşımıza çıkmaktadır. On sekizinci yüzyılın sonuna doğru başlayıp,
ondokuzuncu yüzyılda devam eden Türk rokokosu bezemenin en güzel örnekleri
II. Mahmud tuğralarının tezyînâtında görülmektedir. Ayrıca tuğra formu,
Tuğrakeş Mustafa Râkım Efendi’nin eliyle bu dönemde zirveye ulaşmıştır.
Son dönem tuğralarında
ise, iki renk altın ile yapılan arma, ay-yıldız, güneş ışınları, rokoko
çiçekler ve rokoko bordür, bezeme unsurları olarak sayılabilir.
Tuğralar her zaman
tezyîn edilmeyip, bazen sade bırakılmıştır.
2- Yazı Üzeri: Zerefşân
ile tezyîn edilir. Celî dîvânî yazılara lâlefşân, mavi ve siyah serpme de
yapılır. Bazen harfler üzerine, altın noktalar konulduğu görülmüştür.
3- Yazı Araları:
Beyne’s-sutûr da denilen bu kısım, altın noktalar, rokoko motifler (bkz.
Ferman no: 654/1), ay-yıldız (bkz. Ferman no: 628), zerefşân ve halkârî
(bkz. Ferman no: 254) ile tezyîn edilir.
4- Duâ Cümlesi:
Genellikle, altın noktalar ve zerefşân ile müzeyyendir.
5- Mahall-i Tahrîr:
Halkârî, altınlı negatif motifler, zerefşân ve altın noktalarla tezyîn
edilmiştir.
6- Hatt-ı Hümâyûn:
Genellikle, serlevha (iklîl) tarzında tezhîblenir. Tezhîbi klâsik
tezhîbdir. Pervazlarına, geçme ve kurtçuklar yapılır. Bazı fermanlarda
ise, dönemin sanat özelliklerini yansıtan bezemelerle çerçeveye alınan
hatt-ı hümâyûn, tuğra tezhîbinin bazen içinde, bazen de dışında yer
almıştır.
7- Boşluklar: Tuğra bezemesi
ile yazının haricinde kalan kısımlar, ilk dönemlerde boş bırakılmıştır.
Hatt-ı hümâyûn tezhîbi, bazen bir gül dalı veya çiçek buketi, şikâf veya
halkâr bezemeli saz motifleri, rokoko çiçekler, ay-yıldız ve arma gibi
motifler, boş kısımların tezyînâtında kullanılmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda
ise ferman kağıdına, halkârî veya Türk rokokosu bezemeler yapılmıştır.
Nadiren de olsa, 684 numaralı fermanda görüldüğü gibi, bütün yüzey
tezhîblenmiştir.
İngilizceye yapılan terdcümede,
fermanlarda ve tezyînâtla ilgili açıklamalarda geçen unvan, makam ve
terminolojilerin karşılığı bulunmadığından, bunların tercümeleri tefsîrî
olarak yapılmıştır. Mesela “müderris = The doctor of theologie” ve
“Ravza-i Mutahhara = The tomb of prophet”da olduğu gibi.